Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Tongue Fu Kitap İncelemesi

Merhabalar, Haluk Tatar’ın bir videosunda bu kitabı tavsiye etmesi üzerine okumaya başladım. Kendisi kişisel gelişim alanında sizlere oldukça güzel ufuklar açabilecek -bildiğim kadarıyla- aynı zamanda bir üniversitede de ders vermeye devam eden birisi. Tongue fu ise sizlere bu yolda sözlü olarak kendinizi nasıl geliştirebileceğinize dair vaatlerde bulunuyor. Kitabın benim için yeterince önemli olup olmadığına karar veremediğim için öncelikle web üzerinde PDF’ini bulmuş ve onu okumaya başlamıştım. İlerledikçe kitabın birçok cümlesinde altını çizme ihtiyacı duyuyordum ve bu nedenle en son dayanamayarak sipariş verdim. Aslında kitap almanın en sevmediğim yanı, her yeni gelenle birlikte öncekini okumayı yarım bırakıp hevesle ona sarılıyor olmam. (Tarafımdan değiştirilmesi gereken huylar arasında ilk sırada yer alıyor.)
Neyse sonuç olarak kitap elime geçti ve en baştan okumaya başladım. Kitabın içerisinde size boş özgüven kazandıracak konuşmalar yerine bir davranış karşısında nasıl tepki ve…
En son yayınlar

Mutluluk Manifestosu!

Bir takım su bardağına benzeyen bölük pörçük gülümsememin arkasına sığındım. Koca bir hayatın ortasında düşüncelerle kalakalmanın ağırlığını taşıyabilir miyim diye düşündüm. İnsanlığa verilmiş ilk ceza; bilinç miydi? Düşünebiliyor olmanın bir bedeli vardı. Hissedebiliyor olmanın bir karşılığı. Amfinin ortasından bir ses tahtaya doğru ilerledi. “Düşünebiliyor olmak insanoğlunun laneti midir, hocam?”  Bu sözlerde tebeşirle birlikte tahtaya çarpmıştı. Profesör tüm sakinliği ve ağırlığıyla sesin geldiğini düşündüğü yöne döndü. Sese çevrilmiş diğer kafalarda işini kolaylaştırıyordu. Herkesin soruyu neden böylesi bir şaşkınlıkla ve tuhaf karşıladığını kavramaya çalıştı. Matematik dersinde bulunuyor olmalarının felsefi sorunun karşılaştığı abes tepkiyle alakası olabilirdi elbet.  “Bazı kaynaklar öyle olduğunu söyler.” dedi Gözlüklerinin üzerinden cesur öğrencisini süzüyordu. Hangi kaynaklar olduğuna dair bilgi veremeyeceğim şimdi

That '70s Show

Merhabalar, hafta sonu kapalı bir havayla geçerken bende de hasta bir havayla geçiyor. Yataktan çıkmamanın en güzel yanı ise keşfettiğim dizi oldu. 'niye daha önce söylemediniz, that70s show baya iyi diziymiş!' diye kendi kendime hayıflanınca blogda da sevabına paylaşmam gerektiğini düşündüm asfdfgfgg HİMYM dizisinin 9 sezonunu iki kez izlemiş biri olarak uzun zaman sonra ilk kez ikinciye de izlemeyi düşünerek ilerlediğim bir dizi oldu. iki günde 8. bölüme gelmiş olsam da erken konuşuyor olabilirim tabi. Dizinin jeneriği atmosferi hasretini çektiğim her şeyi sunuyor sanki. pastel tonlar, abartılı olmasına rağmen rahatsız etmeyen mimikler, incelikle denk getirilen detaylar ve kamera oyunlarıyla bana kendini oldukça sevdirdi. Bunlarla birlikte hikaye belli ortamlarda tekrar etse de diyaloglar sağlam tespit ve esprilerle çok güzel desteklenmiş. Zaten karakterler de belirgin hatlarla çizilmiş olduğu için daha ilk bölümden kendilerini sevdiriyorlar.


Birtakım Soruşturmalar

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve …

Kendime Ait Bir Oda

Bu haftanın benim için oldukça naif bir misafiri oldu. Kendisinin ismi Virginia Woolf. Bir anlamda düşüncelerimin yüz yıl önceki sözcüsü olduğunu hissettirdi bana.

Kendine ait bir odan olmalı diyerek konuya bir giriş yaptı ve beni alıp bambaşka diyarlara götürdüğü bir konuşma oldu sanki aramızdaki. Çünkü daha önce hiçbir yazarda 'ben de kafamda tam olarak bu şekilde ifade etmiştim.' dediğim bir fikre rastlamamıştım. Ancak bu kez okuduğum çoğu sayfa kendimi ona yakın hissettirirken, bir çok yerde ise naif ruhuyla bir yerlerde karşılaşmış olma ihtimalimizi düşündürdü. Bilinç akışı tekniğinin de önemli temsilcilerindendir. Kitap bu teknikle ilerlemekte ve sık sık düşüncelerin doğal akışı bizlere verilmekte. Bu akış içerisinde Virginia feminist bir tutumla ilerlemekte dememiz yanlış olmaz. Çünkü konu kadınların kurmaca ile olan ilişkilerini ele alırken geçmişte kurmaca eserler arasında kadın yazarların hiç yok denebilecek kadar azınlıkta olduğunu ve aslında erkek yazarlar tarafın…

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

Umursamamak Üzerine

Merhabalar, blog tarafımdan unutulmuş gibi görülse de öyle değil. Yoğun iş temposu ve depresyonun etkisiyle sadece birazıcık ara verdim ama bu süreçte arkadaşımın “aa tam senlik kitap alsana bunu.” Dediği bir kitaba başladım. Ve bu kitap yeterince popüler olsa dahi ben de biraz üzerine konuşmalıyım diye düşündüm. Açıkçası popüler kültürün çiçek olalım-böcek olalım-pozitif olalım minvalindeki kişisel gelişim kitapları çoğunlukla boş gelmiştir. İyi düşünmenin iyi şeyleri çektiğinin farkındayım ve genelde tüm bu kitaplara rağmen iyi düşünmeyi başaramayıp hep bir talihsizlikle karşılaşırım. Arkadaşım, “ofis akşam saatleri boş oluyor yanıma uğrasana.” Dediğinde ben adımımı atar atmaz üç günlük işin birikmesini artık çevremdeki insanlar bile tuhaf karşılamaya başladı. Neyse zihin gücümün olumsuzlukları nasıl kendine çektiği değil konumuz afffghj ‘Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı’ kitabı Mark manson’un kişisel gelişime -bir de tersten sağlamasını yapalım işlem doğru çıkacak mı?- mant…

Bir Kadın

Tanıdıklarım içerisinde beni hep düşündüren bir kadın vardı. Hiçbir zaman mükemmel olamayacak bir varlığın, bir anlık bakışından sonra onun mükemmel olduğu fikrine inanıp bunu beklemeye başlıyordunuz. Onu hiçbir zaman bütünüyle çözemeyeceğimi ancak hissettirdiklerinin zihnimde nasıl izler bıraktığını şimdi daha iyi anlıyorum. Bazen öyle tavırları olurdu ki o sakin kadının içerisinde yaşayan asıl varlık tam o an ruhundan taşıyor ve size ulaşıyor sanırdınız. Bir kol hareketi tüm o sevimliliğinin aksine yaşayan en çekici kadın olabileceğini sadece bir anlığına eğer dikkatle bakarsanız görebileceğinizi söylerdi. Sonra yeniden ruhunun derin köşelerinde bir yere çekilir bir sonraki taşma anına kadar bir kutudaymışçasına o bedene hapsolurdu. Tıpkı düşüncelerinin arasına daldığında sol kaşına yakın bir noktada oluşan o ince çizgi gibi. Genelde onu dinlerken görürdünüz, aslında belki de en çok gülerken.  Eğer ellerine dokunma imkânı bulduysanız tüm sırlarının parmaklarının arasında olduğuna i…

kevin hakkında konuşmalıyız.

Hayat akışımız içerisinde yaşadığımız onlarca günden belki birkaç tanesi bizim için özel olarak oraya yerleştirilmiş gibidir. İlk âşık olduğunuz an, ilk kez çocuğunuzu kucağınıza aldığınız an ya da onlarca kez yaptığınız bir şeyi o defa bambaşka duygular içerisinde yaptığınız o unutulmaz an. Tabi bu anlar sizin karakter özelliklerinizle doğrudan bağlantılı olarak zihninizin seçeceği birtakım şeylerdir. Ancak insan olmanın getirdiği inanılmaz duygulardan biride tartışmasız annelik duygusu olmalı. Yaşamınızdaki koca bir dönemin kapanacağı ve artık geriye dönemeyeceğiniz bir adımı da ifade eder bu duygu.Şimdiye kadar anne-oğul ilişkisi üzerine ve annelik fikrini ütopik bi noktadan ele alan Mother filmi üzerine yazmıştım. Ancak bu sefer konuyu çok daha farklı yerden ancak yine bir anne-oğul ilişkisi ile inceleyen ‘Kevin hakkında konuşmalıyız’ filminden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu kez filmimiz iyi bir anne olabilmek için kendimizle olan ilişkimizi de ele almamız gerektiğinden bahsediyor.…

Yeşil Kadife Koltuk

Oturduğum koltukta biraz daha kıvranıyorum. Asker yeşili bir kadife. Tonunu hayal etmenizi tam olarak sağlayamam biliyorum. Aslında o kadar da önemli değil, kafamın içindeki hiçbir rengi ya da sesi ya da görüntüyü tam olarak bilemeyeceksiniz. O da bilmiyor. Son günlerde bana karşı her davranışında ona yine de gülümseyerek baktım. Gözlerinin içine doğru saf pür bir gülümseme. Ancak samimi olmayan onlarcası. Oturup defalarca tartıştık. Koyu gözleri ve ikisi birbirine eşit olmayan göz kapaklarını hatırlıyorum. Onu ilk kez böyle gördüm. Bana karşı ilk kez bu kadar yargılayıcı, ilk kez karşımda yabancı biri konuşuyormuşçasına bir his. Bütün gece uyuyamadım. Sanırım bu duyguya da alışmam gerekiyor. İnsan olmak. Sizi evirip çevirip kafasındaki gibi bir hale getirmeyecek birilerini arıyorsanız eğer ben bulabileceğinizi sanmıyorum. Bu süreçte sizde kafanızdakileri yontuyorsunuz. O tahtadan berjeri yeşil kadife koltuğun yanı başına koyabilmek için tüm kenar işçilikleri de dahil bıçağınız topuz…