Ana içeriğe atla

Tembellik üzerine ve Oblomovluk


Merhaba bir şekilde bu yazıyı okumaya başladığına göre üşengeçlikle başın dertte ya da Oblomovu merak ediyorsun. Tabi şans eseri burada olma ihtimalinde var. Aslında Oblomov tamamen tavsiye üzerine başladığım ve kesinlikle bu kadar seveceğimi beni hikayesiyle içine çekeceğini düşündüğüm bir kitap değildi.  Gonçarov'un tembelliğe yeni bir tanım getirdiği eseri. Kitabın içeriğini tamamen anlatıp okumak isteyenlerin şevkini kırmak istemem ancak Oblomov karakteri daha ilk sayfalardan anladığımız üzere oldukça durağan bir profilde betimlenmiş.

"Zaten Oblomov yaşlandıkça, kendisine bir çocuk utangaçlığı geliyordu. dışarı ile bağlantısı azala azala kendi hayatının dışında kalan her şeyden, ürküyor, çekiniyordu. Ama odasının tavanındaki çatırtılardan korkmuyordu; onlara alışmıştı; alıştığı şeylerden korkmuyordu. Alışmadığı şey, hareket etmek, hayata karışmak, adam görmek, öteye beriye koşmaktı. Fazla kalabalıkta boğulu gibi oluyordu [...] işte Oblomov'un dışarı hayatı da böylece sona erdi."

- Gonçarov, Oblomov

zihnimizdeki oblomovka
Aslında Oblomovla ilgili söylemek istediğim çok fazla şey var ancak nereden başlamam gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Çünkü Oblomov, normal bir adam değil ve normal bir adamın hikayesinin anlatılmadığı bir roman. Belki de artık kült olmuş bir eserde olsa üzerine yazmak istedim. Okuyup bitirdiğimde beni oldukça etkiledi. Kitabın arka kapağında tembellik üzerine bir kitap olduğunu çıkarmak çok da zor değil aslında ama kitabın her katmanı bu durumu öyle güzel derinleştirmiş ve açmış ki bir metni okurken alınabilecek o hazzı tüm detaylarıyla veriyor. Galiba bunda Gonçarov’un eşsiz betimleme yeteneği de etkili olabilir. Oblomovka kitap boyunca tasvir edilen yerlerden biri ve Oblomov karakteri aslında günlük hayatta sıkça karşımıza çıkan bir karakter özelliğini de yansıtıyor ancak daha derin ve tam anlamıyla bir hastalık olarak inanı kaplayan bir versiyonu. Bunda tabi Oblomovun maddi olanaklarının onu bir noktaya götürecek kadar yeterli olması da önemli. Bizler modern toplum yapısında eğer ortalama bir hayat sürüyorsak bu karakter özelliğini asla peşimizde getirme şansımız olmayacaktır. Çünkü Oblomov kadar şanslı olmayacak ve bunun sonucunda sokaklarda yaşama tehlikesiyle burun buruna geleceğiz. Neyse konumuz Oblomovun maddi imkanları değil adsfdgfg benim daha çok ilgilendiğim Oblomovun kafasının içi oldu. Bir insanın tüm sınırlarının o zihin yapısı içerisinde olduğunu gözler önüne serecek çok detaylı bir anlatım söz konusuydu. Kitap boyunca Oblomovu ittirip “kalk lütfen artık kafandakileri bırakıp harekete geçmelisin” deme hissine kapıldım. Evet Oblomov üç yüz kilo değildi. Ancak kafasındaki düşünceler neredeyse üç yüz kilo ağırlığındaydı ve onu hareketsiz kılıyordu. “Gerçekten böyle insanlar var mıdır acaba ?” sorusu da sıkça kafamı kurcaladı. Vardıysa da muhtemelen mabetlerinden dışarı çıkmadıkları için bir çoğumuz onlarla tanışma imkânı bulamıyorduk.

Açıkçası kitap yazıldığı dönemin Rusya’sını anlatıyor olsa da ben siyasi olarak ele almak istemiyorum. Sıkça Avrupa ve Rusya arasındaki o durumun anlatılmaya çalışıldığı alt metin her ne kadar başarılı olsa da çok fazla spoiler verip okumayı düşünenlerin hevesini kaçırmak da istemiyorum. İlgimi daha çok çeken unsur Gonçarov’un bu eseri bir ay gibi kısa bir sürede yazması oldu. Hayatın içinde bazen ki özelliklede günümüz karmaşık yaşam biçimlerinde kaybolup gitmiş ufak detayları muhteşem bir gözlem yeteneğiyle yansıtmıştı yazar. Karakter betimlemelerinden sadece bir koldan ibaretmiş gibi betimlediği kadın oldukça ilginçti. Ana karakterlerden biri olmasına rağmen dış görünüşüyle ilgili çok az detay vardı ancak çok merkezi bir yere oturtmayı başarıyordu ve yazarın anlatımının güzelliğini kanıtlıyordu bana kalırsa. Aralardaki diyaloglarda dahil enfes bir eserdi. Neyse bu teknik detaylarla başınızı ağrıtmak değil amacım.
Demek istediğim, okuduğumda çok büyük zevk aldığım bu kitabı biraz olsun paylaşabilmek istedim. Yüreğe dokunan bir aşkta kitabın o derin katmanları arasına ustalıkla yerleştirilmişken bitişe kadar hep şu sorunun cevabını bulabilmek için gittim; Oblomov değişecek miydi?



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Birtakım Soruşturmalar

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve …

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

"Serçelerin Şarkısı"

Merhabalar, uzun zamandır izlediğim filmler arasından hakkında bir şeyler yazmamı gerektirecek kadar hoşuma giden olmadığı için boş kaldı buralar. Son izlediğim film “Serçelerin Şarkısı” insan olmanın hikayesini anlatan bir kurgu oldu. Açıkçası izlediğim ikinci İran filmiydi ve ilki benim için gerçekten talihsiz bir biçimde sonlanmıştı. Arkadaşlarım filmi çok beğendiklerini, izlemem gerektiğini söyleyerek beni kandırdılar sdfdghghgh bu nedenle de son dakikaya kadar beklediysem de beğenmediğim için ‘Ekmek ve Çiçek’ filmi İran sinemasına mesafeli durmama sebep olmuştu. 2008 yapımı, yönetmeni Majid Majidi olan “Serçelerin Şarkısı” ise kalbe dokunabilen bir film. Açıkçası günlük hayatın koşuşturmacası içinde hırslarımızın bizi nerelere sürüklediğine dair, insan olmayı unuttuğumuz ve tekrar hatırlamamız gerektiğini anlatan bir hikayesi var. Böylesi bir filmi süslü cümlelerle anlatmak da istemiyorum çünkü film tüm samimiyetiyle ve doğallığıyla hepimizin karşılaştığı duyguları yalın bir bi…