Ana içeriğe atla

Birtakım Soruşturmalar

https://yourediningfine.com/post/173687039889

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve gözlerimde ağır bir sancı yerini alıp beni durdurmaya çalışıyor. O yüzden vazgeçiyorum. Tüm o zamanlara rağmen onu affetmeye neden bu kadar uğraştığımı hatırlıyorum. Sevgi içinizde kök saldığında sadece toprak olmak istiyorsunuz. Tüm kılcal damarlarıyla sizden beslendiğini bildiğiniz bir sarmaşığı kesmeye kıyamamak gibi. Ancak artık betonlaştığınızı hemen fark edemeyebiliyorsunuz. Bir tıkırtı oluyor, oraya koşmaya uğraşıyor insan. Ayaklarını gri, artık toprak olmayan o fazlalığa gömdüğünü unutuyor. Bazen kızıl günbatımını unutuyor. Kocaman kalbinde tek başına oturduğunu görmüyor ya, yanında esmer iri yarı bir adamın olduğunu kafasında düşlüyor. Tanıdığınızı düşündüren herkes bir yanılsamaya dönüştüğünde daha iyi anlıyorsunuz. Bu da masadaki işlemeli gümüş kaşıkta kendi yansımamı görmeye benziyor. Ardından hafifçe sola dönüp ona bakıyorum. Hem heyecanlı hem de duygusuz. Öylece birkaç parça kızarmış eti ağzına atmakla meşgul. Yeniden önüme döndüğümde bazı eğrilikleri soruşturuyorum. Neden burada olduğum gibi. Tabağın kenar işlemeleri kadar aitim buraya. Sarkıntılık eden masa örtüsünün sandalyenin koyu tahtasına temas ettiği yerler ve içimde ukde kalan her an için yanaklarınız kızarabilir sizin de. Benim kadar dağınık tutamlar ördüyseniz saçlarınızda. Dudaklarıma birbirini bilen insanların dokunduğu gibi dokunsun istiyorum. Ancak onun ruhunun değil de karşımdaki tuğla duvar üzerinde duran metal süslemenin tadını hissediyorum damağımda. Şu andan daha lezzetli. Doyduğuma emin olduğum anda kaldırıyorum ruhumu o parıltılı süsün üzerinden. Ardından ayaklarımı zorluyorum. Restorantın ıslak havasını son kez koklayıp ayrılıyorum.


Yorumlar

  1. Yerinde bir betimleme olmuş kılcal damarlarına kadar senden beslenen sarmaşık. Evet, aslında buna benziyor ilişki ama sevgi dediğimiz şey biraz farklı galiba. Kimisi sevgi, kimisi aşk, kimisi de tutku der, kelimelere takılmamak lazım. Onlara yüklediğimiz anlamla ilgilenelim biz. İlişki ve aşk farklı şeyler dedim, hatta daha ileri gidip bunlar tamamen zıt şeyler bile deme cüreti bulabilirim kendimde. Neden mi? Biri senin deyiminle kılcal damarlarına kadar senden beslenen bir sarmaşıkken diğeri sana benliğini veren, bu yazıyı yazdıran, ruhunu besleyip şekillendiren şey. Aslında biraz acısa da o sarmaşık sökülüp atıldığında gelen tatlı rahatlama, gövdenin yeniden nefes alışının huzuru aşk ve gövdende sarmaşığın bıraktığı izler. Sana benliğini veren, diğer ağaçlardan seni farklı kılan o izler aslında. İşin tuhafı o güzel şey neden oluyor sarmaşıklara. Keşke olmasalar. İlişkisiz sevmek mümkün olsa keşke.
    Bu betimlediğin muazzam ölçülerdeki karamsar ortam, bir ilişkinin sonunu getirebilmek için harikulâde bir ortam olsa da, sanırım o izlerin sonu hiç gelmiyor. Ağaç teşbihinden âdem teşbihine geçecek olursak; kanamayı bekleyen bir yara gii fırsat kolluyor bir yerlerde, kanamaya oldukça istekli bir havayla.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

"Serçelerin Şarkısı"

Merhabalar, uzun zamandır izlediğim filmler arasından hakkında bir şeyler yazmamı gerektirecek kadar hoşuma giden olmadığı için boş kaldı buralar. Son izlediğim film “Serçelerin Şarkısı” insan olmanın hikayesini anlatan bir kurgu oldu. Açıkçası izlediğim ikinci İran filmiydi ve ilki benim için gerçekten talihsiz bir biçimde sonlanmıştı. Arkadaşlarım filmi çok beğendiklerini, izlemem gerektiğini söyleyerek beni kandırdılar sdfdghghgh bu nedenle de son dakikaya kadar beklediysem de beğenmediğim için ‘Ekmek ve Çiçek’ filmi İran sinemasına mesafeli durmama sebep olmuştu. 2008 yapımı, yönetmeni Majid Majidi olan “Serçelerin Şarkısı” ise kalbe dokunabilen bir film. Açıkçası günlük hayatın koşuşturmacası içinde hırslarımızın bizi nerelere sürüklediğine dair, insan olmayı unuttuğumuz ve tekrar hatırlamamız gerektiğini anlatan bir hikayesi var. Böylesi bir filmi süslü cümlelerle anlatmak da istemiyorum çünkü film tüm samimiyetiyle ve doğallığıyla hepimizin karşılaştığı duyguları yalın bir bi…