Ana içeriğe atla

kevin hakkında konuşmalıyız.

https://www.imdb.com/title/tt1242460/mediaviewer/rm997110272
    Hayat akışımız içerisinde yaşadığımız onlarca günden belki birkaç tanesi bizim için özel olarak oraya yerleştirilmiş gibidir. İlk âşık olduğunuz an, ilk kez çocuğunuzu kucağınıza aldığınız an ya da onlarca kez yaptığınız bir şeyi o defa bambaşka duygular içerisinde yaptığınız o unutulmaz an. Tabi bu anlar sizin karakter özelliklerinizle doğrudan bağlantılı olarak zihninizin seçeceği birtakım şeylerdir. Ancak insan olmanın getirdiği inanılmaz duygulardan biride tartışmasız annelik duygusu olmalı. Yaşamınızdaki koca bir dönemin kapanacağı ve artık geriye dönemeyeceğiniz bir adımı da ifade eder bu duygu.  Şimdiye kadar anne-oğul ilişkisi üzerine ve annelik fikrini ütopik bi noktadan ele alan Mother filmi üzerine yazmıştım. Ancak bu sefer konuyu çok daha farklı yerden ancak yine bir anne-oğul ilişkisi ile inceleyen ‘Kevin hakkında konuşmalıyız’ filminden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu kez filmimiz iyi bir anne olabilmek için kendimizle olan ilişkimizi de ele almamız gerektiğinden bahsediyor. Konu özgürlüğüne düşkün annemizin hamile kalmasıyla başlıyor ve bebeğin daha karnındayken anneyle olan iletişimi ilk etapta bizlere yansıtılıyor. Filmi izlediğim sıralar Doğan Cüceloğlu’nun içimizdeki çocuk kitabını da okuyordum. İkisinin aynı döneme denk gelmesi benim için oldukça ufuk açıcı oldu. Çünkü kitapta da anne karnındaki fetüsün annenin duygularından etkilenmeye başladığını, onu sevip sevmediğini ve isteyip istemediğini dahi hissedebildiğini; ayrıca çocuğun doğumdan sonraki süreçte bu koşulsuz sevgiye nasıl ihtiyaç duyduğunu anlatıyordu. Filmde ise anne çocuk arasındaki doğum öncesi ilişki yeterince detaylı yansıtılamamış bana kalırsa. Buna rağmen sonrasında çocuğun annesine karşı tavırları bir şeylerin tuhaf gittiğini anlamanızı sağlıyor. 
      Koşulsuz Sevilmek İsteyen Yanımız
    Aslında burada tuhaf giden Kevin’in en başından beri annesinin kendisini sevmediğini düşünmesi ve bu nedenle başka yollarla onun ilgisini ve sevgisini bir yandan da takdirini kazanmaya çalışıyor olması. Bunu yaptığında ise annesine karşı bir savaş kazandığını düşünerek aslında onu cezalandırıyor. Aralara serpiştirilen sahnelerde sıkça Kevin’in babasıyla bambaşka ve olumlu bir ilişki içinde olduğunu ancak annesine karşı her daim bir gardı olduğunu görüyoruz. Bu korumayı indirdiği tek sahne ise küçük Kevin’in hastalanması oluyor. Annesine sarılıyor ve yanında kalmasını istiyor. Davranışlarından dolayı annesi başlarda Kevin’ın zihinsel bir problemi olabileceğini düşünürken fark ediyoruz ki Kevin oldukça zeki bir çocuk. Annesinin onunla konuşma girişimlerinde sıklıkla ondan bir adım önde davranmasından bunu anlayabiliriz. Filmin kurgusuyla ilgili detaylar vermek istemediğim için yeterince açık olamayabilirim. Çünkü kurgu Kevin’ın doğuşuyla birlikte kronolojik bir sırada ilerlemiyor. İlk sahnelerde anne figürünün iş görüşmelerinin olumlu geçmemesinden, sokaktan geçen herhangi birinin ona kaba davranma hakkına sahip olması da dahil toplumdan sürekli olarak dışlanışını görüyoruz. Ben de ‘bir insan ne yaparsa toplumdan böyle dışlanabilir?’ sorusunun bu sahneler boyunca sürekli tekrarlamasına sebep oldu. Film ilerledikçe sorunun cevabını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Yine de kendi yerini bulamayan ve o sevgiden yoksun büyüyen bir çocuğun neler yapabileceğini, annesinin önceliği olmadığında onu nasıl cezalandırmaya çalışabileceğini anlatan başarılı bir yapım olmuş. 


http://wesandresons.tumblr.com/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Birtakım Soruşturmalar

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve …

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

"Serçelerin Şarkısı"

Merhabalar, uzun zamandır izlediğim filmler arasından hakkında bir şeyler yazmamı gerektirecek kadar hoşuma giden olmadığı için boş kaldı buralar. Son izlediğim film “Serçelerin Şarkısı” insan olmanın hikayesini anlatan bir kurgu oldu. Açıkçası izlediğim ikinci İran filmiydi ve ilki benim için gerçekten talihsiz bir biçimde sonlanmıştı. Arkadaşlarım filmi çok beğendiklerini, izlemem gerektiğini söyleyerek beni kandırdılar sdfdghghgh bu nedenle de son dakikaya kadar beklediysem de beğenmediğim için ‘Ekmek ve Çiçek’ filmi İran sinemasına mesafeli durmama sebep olmuştu. 2008 yapımı, yönetmeni Majid Majidi olan “Serçelerin Şarkısı” ise kalbe dokunabilen bir film. Açıkçası günlük hayatın koşuşturmacası içinde hırslarımızın bizi nerelere sürüklediğine dair, insan olmayı unuttuğumuz ve tekrar hatırlamamız gerektiğini anlatan bir hikayesi var. Böylesi bir filmi süslü cümlelerle anlatmak da istemiyorum çünkü film tüm samimiyetiyle ve doğallığıyla hepimizin karşılaştığı duyguları yalın bir bi…