Ana içeriğe atla

AklımKarıştı

  
  Girl, İnterrupted- Türkçesi ile 'Aklım Karıştı'  1999 yapımı film. Kurgu Winona Ryder’ın oynadığı Susanna karakterinin intihar girişimiyle başlıyor. Açıkçası izlerken bazı sahnelerde Guguk Kuşu filminin bir devamını izliyormuşum hissine kapıldım, belki konu itibariyle aynı alanda olmasından kaynaklıydı ancak yine de benim sevdiğim bir film oldu. Çünkü sizi içine çekmeyi başarabilen ve delilikle akıllılık sınırı arasında sizin de gidip gelmenizi sağlayan bir işleniş tarzı var. Bir nevi Guguk kuşu filminin dişi versiyonu da denilebilir asfghh Oradaki insanların ve özellikle Susanna’nın ruh halini hem içeriden hem de dışarıdan bir göz olarak sorguluyorsunuz. Ana karakterin ilk sahnelerden itibaren, taksicinin de sorduğu gibi 'neden akıl hastanesine gittiği konusu' anlamsız geliyor çünkü oldukça normal görünüyor. Aslında burada borderline hastalığının nasıl yaygın ve normal gibi algılanabildiğiyle karşılaşıyoruz. İntihar girişimiyle birlikte, mutsuzluk, akıllılık delilik, bütünlük ve parçalanmak arasında sıkça gidip gelen karakterimiz belli bağımlılıkları olduğunu da görüyoruz, özellikle bir sigara bitmeden diğerini yakması gibi. Tabi ki tanının bu kadar kolay koyulamayacağı açık bir hastalık ancak genel hatlarıyla anlatılmaya çalışılmış ve bunun için yan karakterlerden de sıkça yararlanılmış. Film boyunca farklı hastalıklar hakkında bilgi edinirken karşımıza güçlü bir isim daha çıkıyor, Lisa. Angelina Jolie oyunculuğuyla neredeyse ana karakterin önüne geçebilecek kadar harika bir biçimde bir sosyopatı canlandırıyor. Sizin de onu sevmenizi ama aynı zamanda ondan nefret etmenizi sağlayan aşırı özgüvenli, kural tanımaz bir yapıda. Yakanıza yapışan bir varlık gibi hissediyorsunuz bu hastalıkları. Yani savaşmak ciddi bir direnç gerektiriyor.

http://www.imdb.com
  
  Aslında bu savaş sürecini izlerken bunların ne kadar hastalık olduğunu ne kadar bizden parçalar olduğunu sorgulayan gel-gitlerin içine girmemi sağladı. Filmde sıkça Freud’a yönelik olarak gönderilen eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu düşünürken bu kadar detaylı Freud okumaları yapmadığım için yorumlamayı düşünmüyorum. Çünkü delilik mevzusu da oldukça karmaşık bir kavram. Ancak film, toplum- hastalıklı bireyler ve intihar üçgeni içerisinde, toplumun kabul etmediğini hastalık olarak nitelendirişini bir şekilde hissettirebilmeyi başarabilmiş. Eğer toplumun kabul ettiği çerçevenin dışında kalıyorsanız artık oraya değil, bir hastaneye aitsinizdir.;

   “Delilik ne parçalanmak ne de karanlık bir sır saklamak. O genişletilmiş sen ya da ben.” Şeklinde son cümlelerden de anlayabileceğimiz gibi ne kadar umut vaat edecek şekilde sonlansa da, film bu algıyı bitirirken de yıkmıyor. Bu nedenle bazı kavramları sorgulamamızı sağlaması açısından amacına ulaşmış, izlenesi bir film. Ayrıca tüm pasaklılığına rağmen Angelina Jolie'nin hala güzelliğinden ödün vermeyişi ve Winona Ryder'ın doğal güzelliğine de değinmeden edemiycem asfdfgjhg


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Birtakım Soruşturmalar

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve …

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

"Serçelerin Şarkısı"

Merhabalar, uzun zamandır izlediğim filmler arasından hakkında bir şeyler yazmamı gerektirecek kadar hoşuma giden olmadığı için boş kaldı buralar. Son izlediğim film “Serçelerin Şarkısı” insan olmanın hikayesini anlatan bir kurgu oldu. Açıkçası izlediğim ikinci İran filmiydi ve ilki benim için gerçekten talihsiz bir biçimde sonlanmıştı. Arkadaşlarım filmi çok beğendiklerini, izlemem gerektiğini söyleyerek beni kandırdılar sdfdghghgh bu nedenle de son dakikaya kadar beklediysem de beğenmediğim için ‘Ekmek ve Çiçek’ filmi İran sinemasına mesafeli durmama sebep olmuştu. 2008 yapımı, yönetmeni Majid Majidi olan “Serçelerin Şarkısı” ise kalbe dokunabilen bir film. Açıkçası günlük hayatın koşuşturmacası içinde hırslarımızın bizi nerelere sürüklediğine dair, insan olmayı unuttuğumuz ve tekrar hatırlamamız gerektiğini anlatan bir hikayesi var. Böylesi bir filmi süslü cümlelerle anlatmak da istemiyorum çünkü film tüm samimiyetiyle ve doğallığıyla hepimizin karşılaştığı duyguları yalın bir bi…