Ana içeriğe atla

Minimalizm:'Mutluluğa giden yolu satın almak'


  Merhabalar yaşadığımız koşuşturmaca içerisinde artık hiçbir şey bizi tam anlamıyla tatmin etmiyor, özellikle sürekli tüketmek zorunda hissetmemiz işleri daha da zorlaştırıyor. Üretmediğimiz ve gerçekten keyif alarak emek vermediğimiz her iş ve ürün bizi sadece daha mutsuz insanlar haline getiriyor. Belki de geleneksel ilişkilerden sıyrıldığımız bu süreçte insanlar yerine eşyalara bağlanmak daha kolay geliyor ama bunu ne kadar kendi isteğimizle yapıyoruz? Reklamlar, instagram ve facebook gibi etkiler aslında var olmayan bir mükemmele ulaşmak için bizi sürekli daha fazlası için çabalamamamız gerektiğine ve bu yolda kendimizi de tüketerek ancak yaşamın anlamına ulaşabileceğimize inandırıyor. Bu döngüye düştüğümü fark ettiğim bu süreçte kendimi sosyal medyadan geri çekebilmek için oldukça uğraşıyorum. Çünkü bu benim için artık bir bağımlılık haline geldi ve sanki beynimin yarısını orada bırakarak gittikçe daha umutsuzlaşıyorum. Her şey aynı ve her şey maddi geliyor.


  Manevi taraflarımızı yok sayarak ilerleyemeyeceğimiz bir yolda materyalist olarak yaşamaya çalışıyoruz. Aslında bunu bile tam olarak başaramıyoruz çünkü maddi olan bile ifade ettiği sosyal değerler, vaat ettiği statü için ulaşmaya çalıştığımız nesneler. Yani sadece materyalist bir bakışta değil. Bu da sadece bir bağımlılığı ve aynı zamanda sosyal bir varlık olan insan açısından kopukluğu beraberinde getiriyor. Hep kendimden bahsettim asfsdgfgf ancak burası sadece benim değil modern inanın sorununu teşkil ediyor. Aynı anda 30 sekme açık bir biçimde internette takılırken ya da başladığım kitapların hiçbirini bitirememişken hissettiğim eksikliğin bir çaresini bulmaya çalışıyordum. Burada tek çare dini referanslar olsa da bir diğer yöntem bana kalırsa içinde olduğumuz koşulların farkında olmak ve bu koşullardan kendimizi kurtarabilmek.
  •   Daha az eşya, daha çok mutluluk!


https://ourwaytoescape.tumblr.com
  Bunun için ilk yapmam gerekenin sadeleşmek olduğunu fark ettim. Bir işi bitirmeden diğerine geçmemek, benzer şekilde bir eşyayı tüketmeden bir sonrakine geçmemek. Belki de israf ettiğimiz sadece maddi şeyler değil de bunlarla birlikte kendimizizdir. Minimalizm, ihtiyacımı kadarını kullanmayı hayatımızın her alanına indirgememizi amaçlayan bir akım.
  • “Ivır zıvır bir şeyler alarak doldurmaya çalışıyordum o boşluğu. Kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum parayı, mutluluğa giden yolu satın almak istercesine.”

   Televizyon ve sosyal medya tüm bu tüketim çılgınlığını bize normal gibi aktarmaya çalışırken özellikle geçtiğimiz günlerde ‘Black Friday’in diğer birçok konudan daha fazla konuşulması, insanların birbirilerini hiçe sayarak indirime bu kadar odaklanabilmesi komik geliyor gerçekten. Bugün “Minimalizm: önemli şeyler hakkında bir belgesel”i izledim. Bazı noktalarda yapay kaldığını düşünsem de genel anlamda konuyu güzel anlatan bir çalışma olmuş. Hayatlarını daha basit yaşamaya çalışan insanların röportajlarından oluşuyor. Tek problem minimalizmi de satılmaya çalışılan bir ürün gibi hissettirmeleri bana kalırsa. Onun dışında izlenmesinin ufuk açıcı getirileri olduğu kesin. Reklamcılığın kültürü nasıl etkilediği, kirlettiği ve içine sızdığını aktarmaya çalışmışlar. Özellikle ilk yarım saati ve sonlara doğru çocuklara yönelik oynanan oyunların anlatıldığı kısımları özellikle beğendim.


                

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Birtakım Soruşturmalar

Büyükçe tahta bir masa. Bir şamdan ve bir mum. Karşılıklı oturmuyoruz yan yanayız. Tüm ambiyans içinizi kıpır kıpır edecek cinsten. Etraf kendini kahverenginin ve ılık ışığın tonlarına bırakmış. Sanki çocukken anlam veremediğim tüm heyecanların kıyısında olup yine de anlam verememek gibi, tüm insanlığın hissettiğinden farklı olmadığını düşündüğüm bir duygu. Hissizleşmeye başladığı o nokta başta insanı korkutuyor ancak bir süre sonra ona da alışmaya başlıyorsunuz. Duyumsadığınız sadece bir demirin kesilirken çıkardığı ses oluveriyor. Birbirinizin kalbini birkaç küçük parçaya keserken çıkan sesi kastediyorum. Bir masayı paylaşıyorsunuz, bir mumu, bir hayatı; ancak daha ilerisine geçemeyeceğinizi söyleyen, dile getirilmemiş bir sözleşme var aranızda. Birbirinize dokunabilirsiniz, birbirinizi öpebilirsiniz, yine de kalbinizi bu işin dışında tutmanızı öneririm. İlk defa bunları hissettiğim de şaşırmıştım. Ağlayarak kurtulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Artık ağladığım zamanlarda başımda ve …

Rana'nın Şehri

Yürüyorsun, peki nereye? O da bir hışırtı oldu ve ağaçların arasına karıştı. Kuzeydeki yerleşimlerin en ilginç olanı burasıydı. Rana’nın şehri.  Ağır adımlarla ilerlerken sanki attığı her adım toprağa ciddi bir baskı uyguluyor gibiydi. Mavi keskin gözleri ise bir yandan etrafı dikkatle süzüyordu. Bu sonbahar günü kuru yaprakların arasında ormanın derinlikleri onunmuşçasına yürüyordu. Birden adımları daha da yavaşladı. Hafifçe eğilerek yürümeye başladı. Siyah postalların kuru yapraklar üzerinde ilerlerken ses çıkarmaması için ekstra bir çaba sarf ediyordu. Sağ kolunu oldukça ağır bir biçimde sırtındaki çantaya götürüp sessizce bir adet ok aldı ve yaya yerleştirdi. Hareketleri o kadar temkinliydi ki okun tahtaya sürtünüşü yaprakların cılız sesleri arasına karışıp yok olmuştu. Nefes alışları oldukça düzenli ve ormandaki diğer her şeyle uyum içerisindeydi. Rana’nın şehri de artık ılık bir nefes alıp kendini Kahil’in kollarına bırakabilirdi. Çünkü biraz ilerdeki hafif eğik ağaçların ara…

"Serçelerin Şarkısı"

Merhabalar, uzun zamandır izlediğim filmler arasından hakkında bir şeyler yazmamı gerektirecek kadar hoşuma giden olmadığı için boş kaldı buralar. Son izlediğim film “Serçelerin Şarkısı” insan olmanın hikayesini anlatan bir kurgu oldu. Açıkçası izlediğim ikinci İran filmiydi ve ilki benim için gerçekten talihsiz bir biçimde sonlanmıştı. Arkadaşlarım filmi çok beğendiklerini, izlemem gerektiğini söyleyerek beni kandırdılar sdfdghghgh bu nedenle de son dakikaya kadar beklediysem de beğenmediğim için ‘Ekmek ve Çiçek’ filmi İran sinemasına mesafeli durmama sebep olmuştu. 2008 yapımı, yönetmeni Majid Majidi olan “Serçelerin Şarkısı” ise kalbe dokunabilen bir film. Açıkçası günlük hayatın koşuşturmacası içinde hırslarımızın bizi nerelere sürüklediğine dair, insan olmayı unuttuğumuz ve tekrar hatırlamamız gerektiğini anlatan bir hikayesi var. Böylesi bir filmi süslü cümlelerle anlatmak da istemiyorum çünkü film tüm samimiyetiyle ve doğallığıyla hepimizin karşılaştığı duyguları yalın bir bi…